26 Aralık 2014 Cuma

Işık içinde birisini taşıyabilir mi


Uyandım. Yağmur pencereye borçlusunun kapısına dayanmış alacaklı gibi vurmaya devam ediyordu. Yatak odamın karşısında, içinde: bez dolap, 4 tekerlekli 2 borulu askılık ve ‘İngilizce çalışırım, arada da makale yazarım hacı’ diyerek aldığım ama üstünde giyeceklerin durduğu bir masa bulunan bir oda var. Bu odanın camı binanın otoparkına bakıyor. Otoparkı aydınlatan beyaz ışık, sabah işe gitmek zorunda olan ama hiç istemeyen beyaz yakalı gibi, ağır ağır önce bu odaya, oradan da kapıları karşılıklı olan yatak odama süzülüyor ve odayı filmlerde gece hastanede yaralı olarak yatan karakterlerin hastane odalarına çeviriyordu.


Ben bu saatte niye uyandığımı düşünürken ışık hiç sorgulamadan işini yapamaya (gerçekten işi miydi bu, işi ise görev bilinciyle mi aydınlatıyordu odayı, yoksa o da her yansımasında küfür ediyor muydu kaderine, aldığı paranın azlığından dolay çok yakın arkadaşı sarı ışığa yakınıyor muydu acaba) devam ediyordu. Ve işin kötü tarafı, bu işkolik ışık ayağa kalktığım anda (kapıya doğru kalkarsam eğer) tam gözümün içine geliyordu. Ayağa kalkar kalkmaz gözüme gelmesin diye yatmadan önce kapıyı kapattığım da ise; oda hem çok havasız kalıyor, hem de sıcak oluyordu. Oda havasız kalmasın hem de sıcak olmasın ama o işini, yükselmek için üstüne yalakalık yapan memur gibi değil, işini sevdiği için yapan memur gibi yapan ışık, gözüme gelmesin istiyorsam camı açmam lazımdı. Ama istanbulda aralık ayında camı açıp yatan adama ‘’ooo rüşvet verdin ve faiziyle geri alacaksın galiba, böyle kombiyi köklediğine göre’’ derler, çünkü o kombiyi köklemeden camı açıp yatarsan en iyi ihtimalle inşaat kolonları için dökülen kalıplar gibi ‘kalıp halinde’ kalkarsın, en kötü ihtimalle de hasta olursun.


Ama öyle hemen korkmamak lazım, zatüre falan kolay olunmaz. Bir zamanlar kayseride yaşarken, çocukluk arkadaşım hasan vardı. Kışın karların üstünde top oynardık (maç yapmazdık, top oynardık biz), o zamanlar kışın kayseriye iyi kar yağardı, yağan kar genelde bileği geçer, bazen de dize kadar gelirdi. kayserinin o tutu, insanı boğan, sosyalleşmesini engelleyen, her genç erkek ve kadının ‘’elalem ne der’’ diye düşünmesine yol açan havasına, karın yağması iyi gelirdi, yani en azından ben o zamanlar öyle hissederdim. O zamanlar babam daha ölmemişti, belki de o yüzden; şimdi her an hissetiğim: sanki uyuşturmadan dolgu yapan diş doktoru amcanın, bir keresinde yüzüne bakıp ‘’dişçisin sen, dişçi kal’’ diye şarkı söylediğim ama bu iğrenç espriye bile küçük çocuğu mutlu etmek için gülen o naif adamın, elindeki ‘’vıızzz’’ diye dönen ucu elmas taşlarla kaplı aleti dişime değdirdiğinde vücudumda hissettiğim o acıyı hissetmiyordum.


Şimdi o acı hep benimle. Salata yapmak için dolaptan dere otu çıkardığımda ‘cııızzz’ diye geçizyor içimden mesela. o zamanlar salata da dere otu sevmezdim hiç, kokusu salatadan soğuturdu beni ama babam severdi, isterdi salatanın üstüne atılsın bir tutam ama işte baba olduğu için oğlunun sevmediğini söyeldiği şeyi almazdı evine. Ev onun da değildi gerçi, memurdu çünkü, en büyük hayali başını socak bir evi olmasıydı. Ama tek memur maaşıyla, o zamanlar kirayı bile mark olarak 1 yıllık peşin alan iki yüzlü kayserilerin olduğu bir yerde, ev alamazdı. Alamadı da emekli olana kadar, aldığı evde kayseride değildi zaten. Annem çalışmıyordu, babam isterdi çok çalışsın. İsterdi kadınlar okusun, çalışsınlar ayaklarının üstünde dursunlar. o yüzden okutumuştu bizi, biz derken beni, benden 18 yaş büyük abimi ve 19 yaş büyük ablamı kastediyorum. benden 10 yaş büyük bir abim daha varmış ama sokakta yere uzanmış tebeşirle oyun oynarken, belki büyüyünce ressam olacaktı, ona Kayserili Miro diye lakap takarlar mıydı acaba, yerde yattığını görmeyen pikap şöforü pikabını çalıştırıp geri geri giderken (cenazeleri varmış, abisinin öldüğünü söylemişler galiba) hiç görmediğim ve şoförün o anda görmediği abiminin boynun üstünden geçmiş ve oracıkta ölmüş kıvırcık saçlı abim. Bu yüzden de ablamla 19, abimle 18 yaş fark var aramda. Bu yüzden ikinci bir ismim var benim. Bu yüzden saçlarım kıvırcık, galiba. Bu yüzden durup durup düşünürüm: abim ölmeseydi ben doğacak mıydım. Sanmam. Bir ölüm üstüne doğmak, doğmanın, yaşamanın sebebinin: kıvırcık saçlı,kara gözlü, tebeşirle caddeye çizgiler çizen, bir çocuğun ölmü olması, gizli bir suçululuk hissetmeme neden oluyor galiba. Ama kayseride karların üstünde hasanla top oynarken suçluluk hissetmezdim hiç. Koşar, yuvarlanırdık ve terlerdik. Hasan da çok terlemişti ve 1 hafta sonra zaatüre olduğunu öğrenmiştik.


O zamanlar daha ercan kesal peri gazozunu yazmamıştı, yazssaydı bile okumazdım büyük ihtimalle, çünkü pek kitap okumazdım o zamanlar. Babam sürekli okumamı söylerdi, İçinde yaklaşık 200 kitap olan ve hep ödünç verip, alamadığı kitapları sebebiyle az kitap bulunduğunu söylediği bir kitaplığımız vardı. Çok iyi hatırlıyorum o kitaplığın içinden mario puzonun ‘baba’sını çektiğim anı. Daha öncede çok kitap çekmiştim ama hiç birini babayı okuduğum gibi heyecanlı okumamıştım. Ama işte hasan zatüre olduğunda öyle çok kitap okumuyordum, sonradan peri gazazunu okuduğumda hasan gibi zatüre olan çocukların başka yerlerde öldüğünü öğrenmiştim. Kaybolup karların altında kalıp ölen çocuklar, küçücük yaşta tecavüze uğrayıp sonra töre denerek öldürülen kız çocukları ve devletten korkan çekinen aileleri.


Hasan şansılıydı, ölmedi. kayseri nispeten büyük ve zengin bir şehirdi. ben zaten çok şanslıydım, babam vardı çünkü. Zatüre de olmadım hiç. Yani camı açıp yatsam da zatüre olmam galiba. Ama bütün kaslarım tutulsun da istemiyorum be okuyucu. Ama işte ışık hep gözüme gelmeye devam ediyor. Galiba ışık bıkmadan usanmadan milyonlarca yıldır yaptığını işini yapmaya devam edecek, geçecek geçebildiği her zerreciğin içinden. Ben ise kalkacağım bu yataktan ve işe gideceğim. Akşamına ise hasanla buluşup: ‘’ tamam hasan ışık işini yapmak zorunda geçecek o camdan ve gelecek gözüme ama bugün hava daha karanlıkken ve yağmur yağarken uyandığımda yatağımda uyumaya devam eden: kıvırcık saçlı, uzun harika bacaklı, ellerine siyah ama ayaklarına kırmızı oje süren (ben sevmesem de), güldüğü zaman burnuma dere otu kokusu gelen, benimle kürk mantolu madonna'da, anna karenina'da, gasset’in sevgi üstüne’sinde anlatılan sevgi, aşk var mı yok mu tartışan, o harika kadını ben babamla aynı masaya oturtup rakı içiremeyecek miyim be hasan’’ diye soracağım ona, soracağım ama hasan konuşurken ağlamadan oturabilirmiyim o masada onu bilmiyorum. Çünkü ne zaman düşünsem babamı, (yalnızsam eğer, birileri varsa utanıyorum galiba) tek yapabildiğim şey ağlamak. Belki hasanın yanında utanırım da ağlamam.

Yataktan sırtım odanın kapısına dönük şekilde kalktım ki ışık gelmesin gözüme, kafamı sola çevirdim ve kıvırcık saçları iki yastığında üstüne dağılmış, ayaklarından öpmeye başladığımda kasıklarına varmam 10 dakika süren bacaklarının arasına pikeyi alarak sol omzunun üstünde uyuyan güzelliğe bakıp gülümsedim, tuvalete gittikten sonra dönüp kırmızı ojeli ayaklarını öperek uyandırmayalım dedim kendime. Kapıya doğru döndüğümde ışık, daima yaptığı gibi ve hep yapacağı gibi aydınlatmaya devam ediyordu, gözüme geldi. Kırptım gözlerimi, buruşturdum yüzümü ve o an çok istedim, tanrı var olsun, mucizeler var olsun, babam bu ışığın içinde her gece beni ziyaret ediyor, gözümün içinden içime doluyor olsun istedim. Çok istedim, her zaman yaptığı gibi: oğlum diyerek yanığımdan öpüp sarılamıyorsa bile, o ışıkla beraber içime dolsun, onu hissedeyim istedim, çok istedim.

31 Mart 2012 Cumartesi

Dubleks evde yaşamak

Dubleks ev deyince aklınaza, amerikan fimlerinde gördüğünüz, bahçe içinde, 2 katlı, 55 odalı at koşturmalık mutfağı olan evler geliyor ama benim dubleks evim tabi ki öyle değil, her amerikan filmleriyle büyüyen gariban gibi bende isterdim öyle olsun, ama hayat acımasız işte.

Benim dubleksim katta dubleks, toplam 80-90 metrekare [bu ölçüm işlerinden de zerre anlamam, yol tarif ederken derler ya ''500 metre sonra sola dön'' diye, 500 metre ne arkadaş metre mi var elimde, nasıl ölçecem. Desene sen bana, ''ışıklardan sola dön abi'', bakkaldan sola gir'', ''camiyi geçince sola dön'' diye, ''500 metre sonra sola dön'' ne, ben 500 metre diye 5 kilometre yol yürürüm. Lütfen yol tarif ederken daha örnek verici, daha halkın dilinden anlayıcı şekilde (''halkın dilinden anlayıcı şekil'' nasıl bi şekilse artık. bu arada, parantez içinde parantez açınca çok mutlu oldum lan ) konuşalım] kapıdan girince küçük bi hol var, holde durunca tam karşınızda merdiven başlıyor, sağınızda mutfak var, sağ çaprazınızda yani merdivenle mutfağın arasından salona geçiyorsunuz, salonun kapısı falan da yok. Salonda, aynı amerikan sitcomları gibi, dış kapı her an açılıp içeri birileri girecekmiş hissiyle oturuyorum. merdiven, üst katta hafif sağa kıvrılarak bitiyor. Bitiminde karşınızda ev arkadaşımın odası, sağ tarafınızda banyo sağ çaprazınıda ise benim odam var, odalar salonla mutfağın üstünde, banyo holün üstünde kalıyor. Umarım anlatmayı becerebildim ve ev kafanızda canlnadı. ha bu ne işe yarayacak bilmiyorum, ama asıl derdimi anlatmaya şimdi başlıyorum.

Efenim şimdi bu dubleks, ilk başta aaa ne şirin, ne güzel aynı filmlerdeki gibi diye bir hava yaratsada biraz yaşayınca hiç hoş değil. neden mi?

1- En büyük derdim: mesela aşağıda kurulmuşsun film izliyorsun, tabi izlerken biraları içiyorsun ne oldu filmin yarısında çişin geldi, zaten filmi kesmek hiç hoşuma gitmez bu yeterince kötüyken bir de çişimi yapmak için merdiven çıkmak zoruda kalıyorum, bir insan evinde çişini yapmak için merdiven çıkar mı? arkadaş, ayıp yav, her basamağını söverek çıkıyorum resmen.

2- Yukardasın yatağana uzanmış hayal kuruyorsun falan, bi yerden sesler geliyor, ben bu melediyi biliyorum lan, nerden tanıyorum, lan bu benim telefonunun sesi değil mi, hay amına koyayım telefon aşağıda ve çalıyor, ben böyle aşkın ızdarıbını... diyerek (3 nokta telefona ulaşana kadar küfür içeriyor) aşağıya iniyorsunuz, insan telefonu açmak için merdiven iner mi lan.

3- Binada yan dairenin merdivenleri ile benim merdivenler yan yana, arada duvar var sadece, ve duvar da tabi ki çok ince olduğu için, yan taraf merdiven inerken veya çıkarken aynı anda benim evin içinde birisi merdiven iniyor ve çıkıyor. Hani bu zaten yeterince sinir bozucu iken, ben merdiven inip çıkarken de aynı şey geçerli olduğu için dikkat etmem gerekiyor, bir kere: asla terlikle merdiven inip çıkmamak lazım, ikincisi: çok yavaş olmak lazım, böyle bir balerin gibi parmak uçlarında inip çıkacaksın yoksa yan komşu her an kapıyı çalıp ''biz mediven inip çıkarken çok dikkatli oluyoruz, lütfen siz de aynı özeni gösterin'' diyebilir. (düşün binada ''merdiven inip çıkarken dikkatli olmak'' diye bir kavram var.)

4- Merdivenin altı: zamanında ev sahibi merdivenin altını kapatmış, yan tarafına, kutucuklar halinde, dolaplar yaptırmış. hani fena fikir gibi durmuyor içlerine kitaplarımızı falan koyduk. Ama aslında bok gibi olmuş. Niye: çünkü altı kirleniyor arkadaş. Resmen deli gibi toz oluyor, e nasıl temizlyecen; 1.5 eski aytiti marka tüplü televizyonun sığacağı kadar bir kutucuğun içinden geçip merdivenin altına girecen de, orada iki büklüm duracan da, temizleyecen e temizlemeyince heryere oradan toz geliyor, napacaksın tabi ki bol bol söveceksin. tabi bir de ekstradan merdiven silip süpürme zahmetinden hiç bahsetmiyorum, ya da temzilik yaparken habire banyoya gitmek için in çık yapmayı falan geçtim artık.

Madedeler daha da uzatılabilir ama blog yazısı kısa olur diyerek uzatmıyor (lan sanki yıllardır blog yazıyormuşum gibi, altı üstü 3, 5 yazı yazmışım. ama böyle her konuya hakim görünmek çok zevkli) bu merdiven inip çıkma olaylarını: çok çişin gelmişken, ya da telefon çalıyorken, ya da sen yukardayken kapı çaldığında ve bir taraftan da yan komşuyu rahatsız etmemek için; merdivenin başına gelince terliği çıkarmak zorunda kalarak, parmak ucunda, sanki uçuyormuş gibi inip çıkmak zorunda kaldığını düşün. Resmen stres yaşıyorum lan, bir şey olacak ve ben merdiven inip çıkacam diye evimde rahat rahat oturamıyorum, yatamıyorum, film izleyemiyorum. Çok sevdiğim bir film olan A History of Violence da viggo abimizin, maria (adını da yeni öğrendim ablanın) ablamızı evin içindeki merdivende götürdüğü bi sahne vardı, hani belki o gerçekleşir diye arada sevgiliyle bakıyorum merdivenlere, yoksa kesin bi balta bulup girişirdim. hayat ne kadar zor azizim.

Yazı biterken radyo eksen de The Beatles - She Loves You çalıyordu. Güle güle efenim.

30 Kasım 2010 Salı

Koltuk altıma konan 100 derecelik yumurta.

Uyandım, sırt üstü yatıyordum, tavana bakarken aklımda olan, gene horlayıp horlamadığımdı -sırt üstü yattığımda horlarım hep- acaba şimdiye kadar yanında veya aynı odada uyuduğum kaç kişi horlamamdan rahatsız olup sövmüştü bana da, uyandırmaya kıyamamıştı. Acaba gerçekten beni sevdiği için uyandırmaya kıyamayan olmuş muydu? Kaç tanesi söve söve beni uyandırmıştı da, ben, o uyumadan, uyumaya dalıp, gene horlamaya başlayıp kafayı yedirmiştim onlara. Kaç tanesi oda değiştirmişti? Gerçekten bu kadar çok insanla beraber aynı odada uyumuş muydum? kaç tanesiyle uyurken horlamıştım ki? sadece çok yorgunken horlarım ben, hem zaten hiç bir erkek horlamaz, ama ya bu gece ben bir istisna olmuşsam.

Yavaşça çevirdim kafamı sağa, uyuyordu horlamıyordu da, en ufak bir tıslama falan da yoktu, sanki yaşamıyordu bile, o kadar sesiz uyuyordu ki. Acaba horlamama uyanıp sövmüş müydü bana? Ama uyandırıldığımı hatırlamıyorum, o kadar mı sarhoş olmuştum? yoksa uyandırmaya kıyamayacak kadar seviyor muydu beni? Sanmam, daha 3 gün önce tanışmıştık. Evet ben çok içmiştim galiba, ama uyandırıldığı mı hatırlamayacak kadar çok içtiysem, sevişmeyi bile becerememiş olabilirim, deli gibi güzel olan bu kızla ilk kez aynı yatağa giriyorum ve sevişemeden sızıyorum öyle mi? Birisi koltuk altıma yeni haşlanmış yumurta koysa daha çok acır galiba canım.
İlk duyduğum çin işkencesiydi bu, her aklıma geldiğinde koltuk altıma konulan 90 derecelik bir yumurta hayal ederim; acaba delik açar mı? canım şimdiye kadar hiç o kadar acımış mıydı? ilk ve şimdiye kadar tek aşık olduğum kadını gerçekten kaybettiğimi ve bir daha benimle olmayacağını anladığım anki acıya yaklaşır mıydı acısı? yoksa hiç bir şeyi hatırlamaz hale mi gelirdim? siler miydim bütün hafıza mı? o anda neyi düşünürdüm ki? gerçekten unutur muydum ilk aşık olduğum kadını? yoksa annemi mi düşünürdüm? o niye daha çok sarılmadım diye hayıflanıp, o hep üstüne güldüğüm duygusal adamlara mı dönerdim? ya da babamla saçma sapan sebepten yaptığım tartışmaları hatırlayıp; kendime bol bol küfür mü edecektim? Yoksa ölüm korkusundan salya sümük ağlayacak mıydım? kimseyi değil sadece kendimi düşünerek ''ben daha yaşayacaktım, daha güney amerikayı bile görmemiştim, haşlanmış yumurta ile ölemem'' diye bağıra çağıra ağlayacak mıydım?..

Hala aynı şekilde uyuyordu, yüz üstü yatmış başını bana çevirmişti, üstünde annenim sırıdığı yün yorgan vardı ve bütün vücudu onun altındaydı, yani öyle filmlerdeki gibi saten nevresimlerin altından seksi bacakları falan gözükmüyordu, ama zaten onlar sadece filmlerde olurdu, ya da Cüneyt Arkının ''sıkı dur geliyorum'' filminde dediği gibi ''canım içi böyle şeyler sadece romanlarda olur'' mu geçerliydi, her şey yazı ile mi başlıyordu?..

Hafifçe oynattı başını, dönecek şimdi dedim ama dönmedi. Uyuyordu hala sessizce ama ben sabah ereksiyonu denen o melun belaya tutulmuştum bile, koltuk altıma konan 90 derecelik yumurtayı düşünürken nasıl oluyor da çüküm, çük olmaktan çıkıp sik oluyordu? Dayanmadım öptüm dudaklarından, severdim sabah sevişmelerini, umurumda değildi ağız kokusu, ağzımın kokusu, öptüm uzunca, açtı gözlerini, bakıp gülümsedi, gerçekten çok güzeldi. Konuştum.

-Günaydın.
-Günaydın.

Acaba bir gün, çinliler beni kaçırıp koltuk altıma 95 derecelik yumurta koyarlarsa, bu güzelliği hatırlayacak mıydım?


yazı biterken David Bowie - Cat People [putting Out the Fire] çalıyordu, güle güle efenim.

Not: Cüneyt Arkının ''sıkı dur geliyorum'' filmde kullandığı replik murat menteş'in ''dublörün dilemması'' adlı süper, über kitabının girişinde yer almaktadır.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Gözlüklü Olmak

Lise 2 den beri uzağı göremeyen birisi olarak gözlük kullanıyorum (miyop mu hipermetrop mu hep karıştırırım, bilip doğru söyleyene de hayranım) ilk başta biraz dalga geçildim, ''dört göz heee'', falan diye, ama böyle şeylere genelde gülen birisi olarak kolay atlattım, zaten sen gülünce milletinde dalga geçesi gelmez. Ama eski gözlüğüme bakıyorum da lacivert yarım çerçevesi olan ve suratımda küçücük kalan bir şeymiş, çok kötü lan, ona rağmen lisede iyi kız arkadaşım olmuş.(yazar lisede kızlarla arasının iyi olduğun vurgulayarak egosunu tatmin ediyor)

Ben büyüdüm ve benim gözlerde benimle büyümeye devam ettiler. şu anda 24 yaşındayım ve gözlerim 4.50 4.75, hala gözlük kullanıyorum, lens falan sevmem. her gözlüklüyle muhabbet eden gözlüksüz insanların söyleyeceği şeyi söyleyip ''çizdirsene'' diyen genç, onun bazı şartları var öyle hemen olmuyor, ben daha o şartları tutturmuş değilim. Neyse efenim asıl derdim gözlüklü olmanın zorluklarında bahsetmek, şöyle sıralayabiliriz:

1)Benim gibi derecelerin büyükse ve uzağı göremiyorsan gözlüksüz bir hiçsin demektir. Kimseyi tanıyamazsın, ta ki öpüşme mesafesine gelinceye kadar (bu da bazı erkek arkadaşlar tarafından yanlış anlaşılabilir), yani bazılarından ''abi beni gördün selam vermedin çok kırıldım' lafını duyabilirsin. Hiçbir tabelayı okuyamazsın dolmuş, otobüs falan da dahil. (tabi onlara da öpüşme mesafesine girebiliyorsan ayrı) çok korkuyorum lan dışarıda gözlüğümü kaybedecek de, bir şeyi okuyamadığım için eve gidemeyip sokaklara düşeceğim, çöplüklerde yaşayacağım diye. (gülme olum, şebnem işigüzel'den çöplüğü oku, gör çöplüğe düşmek ne kadar kolay )


2)Dağa bayıra gittiğinde falan biraz da göbeğin varsa hemen ''olum hem gözlüklüsün hem de şişkosun ilk sen öleceksin ehehehe'' esprilerine maruz kalırsın

3)Halı saha maçı, paintboll (kaskı gözlüğümün üstüne takmayı denedim, gözlükler resmen lens oluyordu denemeyin) gibi aktiviteleri yapamazsın, yapsan da bir bok anlamazsın, halı sahada genelde yanlış adama pas atıp küfür yersin, topu ayağının altından kaçırıp üstüne güldürür ve küfür yersin, tek faydası; ''kaleye geçemem abi göremiyorum'' deyip kaleci olmaktan kurtulmaktır.

4)Denize girersin ama kimseyi göremezsin. Arkadaşın olmayanlara sokulursun, hem de yarı çıplak ve ıslakken, dayak yeme yüzden çok yüksektir yani ve tatilde, denizde hatunla tanışmak daha risksizken, hiçbir güzel kızı kesemezsin senin için sadece buğu vardır.

5)Şimdi 3d filmler moda ya hah onları bile adam gibi izleyemezsin verdikleri gözlükleri kendi gözlüklerini üstüne takıp mal gibi bir şey olursun

6)Filmlerde hani böyle bir birinden etkilenen insanların (ben hiç hayvanını görmedim diyen sus lan bi ) bir anda dudaklarına yapışma sahnesi vardır ya hah, onu hiç yapamazsın. Çünkü öyle dudaklara yapışırsan gözlükler ikinizden birinin bir tarafına bir şey yapabilir. Gözlüğü çıkarayım derken bütün büyüyü bozabilirsin. Benim çözümüm yavaş yavaş öpüp; yumuşak,şefkatli, romantik erkek ayaklarına yatmaktır.

7)Gözlüklerinin camları; odanın, evin, binanın,sokağın,mahallenin hatta evrenin sonunda ki restoranın bile daima en tozlu yeridir. Günde 2345.5 (evet o buçuk, üşengeçlikten arada tek camı silmemden kaynaklanıyor) kere silememe rağmen, yok arkadaş, dünyaya hep tozlu bakıyorum. bir gün sevgilim olursa, ona bile tozlu bakmak zorunda olmak ne kadar içimi acıtıyor biliyor musun sevgili okur.

8)Gözünde unutup gözlükle yapmaman gereken şeyleri yapabilirsin yüzünü yıkamak, duşa girmek, denize girmek, dar boğazlı bir şeyi giymeye çalışmak v.b.(yalan lan akılma başka bir şey gelmedi ama sanki az oldu gibi ondan v. b. dedim )

9)Kışın dolmuşa, otobüse ya da sıcak olan her hangi bir yere girdiğinde buğulanırlar kalırsın öylece yapamazsın bir şey, halbuki nasıl karizmatik bir giriş yapıp, ortamın en güzel hatununu kendine hasta etmeyi düşünüyorsundur, ama sadece halini görüp gülerler.

Uzar gider efenim liste. Çok zordur yani gözlüklü bir insan olmak bakın bundan sonra onlara daha şefkatli yaklaşın, daha çok sevin onları, hatta güzel kızlar gördükleri yerde ''aman kıyamam ne kadar zor bir hayatın varmış senin'' diyerek öpün bir kere, ne var ne kaybedersiniz yani.


Yazı biterken Florence And The Machine -- Girl With One Eye çalıyordu (gerçi kaç gündür sadece bunların albümü çalıyor ya) sevgilerimle efenim

21 Temmuz 2010 Çarşamba

ben diyorum devlet olmasın, sen diyorsun evet mi, hayır mı

" yönetilmek, ne bunu yapacak hakka, ne bilgeliğe, ne de erdeme sahip yaratıklar tarafından, gözaltında tutulmak, casus gibi izlenmek, idare edilmek,yasalara bağımlı kılınmak, sayılmak, kaydedilmek, fikir aşılanmak, vaaz verilmek, denetlenmek,hesaplanmak, değer biçilmek, sansür edilmek ve emredilmektir. yönetilmek her türlü işlemle, her türlü hareketle not edilmek, kayda geçirilmek, sıraya alınmak, değeri belirlenmek, lisans verilmek, yetki verilmek, nasihat edilmek, yasak koyulmak, reformdan geçirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır. yönetilmek, kamu yararı gerekçesiyle ve genel çıkarlar adına yükümlülüğe bağlanmak, yetiştirilmek, soyulmak, sömürülmek, tekellere bağımlı kalmak, zorbalığa maruz kalmak, köşeye sıkıştırılmak , gizemlerle büyülenmek ve yağmalanmaktır; en ufak bir direniş ya da yakınma sözcüğü karşısında baskıya uğramak, ceza görmek, aşağılanmak, taciz edilmek, takip edilmek, istismara uğramak, sopayla dövülmek, silahsız bırakılmak, hapse atılmak, yargılanmak, mahkum edilmek, kurşuna dizilmek, sürgüne gönderilmek, feda edilmek, satılmak, ihanete uğramaktır; alay edilmek, gülünç düşürülmek , öfkelendirilmek, onursuz bırakılmaktır. devlet budur, onun adaleti budur, onun ahlakı budur." pierre-joseph proudhon

Devlet benim için tün bunları ifade ederken, sen ''evet mi diyeceksin hayır mı'' diye soruyorsun. Neye evet diyeyim; çocukken asılanlar, anayasa oylamasından önce aklına gelip ağlaya sızlaya oy isteyenlerin, en büyük vicdansız kenan evreni, köşkte kabul edip, bu zamana kadar yargılanması için en ufak bir şey yapmayanların, kadın ve erkeğin eşit olmadığına inandığını söyleyip, ''alkol içmeyin üzüm yiyin'' diyerek bizimle dalga geçenlerin (başka bir açıklama bulamıyorum bu sözlere), hala yargı reformunu yapamayıp bin bir bahane arayanların, Kürt sorunu için tek söyledikleri ''açılım'' olan, toprak reformunun t sini ağzına almayıp, üstüne ha bire ''şehitlerin kanı yerde kalmayacak, pkk yı yeneceğiz'' diye kırk yıldır söylenen lafları söyleyenlerin, tüm bunların üstüne hükumet olduklarını unutup, yapamadıkları ve yapmadıkları şeylerin için, sağa sola fırça atanların beni yönetmeye devam etmesine mi evet diyeyim.

Yoksa; ramazanda alkol kullanmayın diyecek kadar takiyeci olabileceğini gösterenlerin, kızlar istediği gibi üniversiteye girecek deyip, sonra parti tabanından baskıyı görünce dönecek kadar korkak olanların, Kürt sorununu ne yapacağı konusu sorulduğunda hala ''yoksulluğu yenip, düzelteceğiz'' deyip, buna inanların, çömeldin çömelmedin gibi abuk bir konuyu 1 ay konuşan, üstüne sipere gidip ayakta poz verenlerin bizi yönetmesi için mi hayır diyeyim.

Demiyorum ikisini de. İleride, devleti kaldırıyoruz; ''evet mi hayır mı'' diye sorarsanız o zaman düşünürüm oy vermeyi.

16 Şubat 2010 Salı

Güzel bir hatunla göz göze gelip konuşamamak

yolda yürürken ya da bar, kafe, kitapçı, market, banka sırası, otobüs, gibi güzide ortamlarda, çok güzel bir kızla göz göze gelirsin ve o an hissedersin bir şeyler olduğunu (ya da olmasını istersin) böyle için bir acayip olur, heyecanlanırsın, yüzünde istemsizce bir gülümseme oluşur, o anda dünyadan soyutlanırsın sanki sadece sen ve o vardır görmezsin kimseyi, duymazsın ne dediklerini, hele bir de gülümsemişse dünyanın en mutlu adamı olursun, hissettiklerinin tek taraflı olmadığını onunda senden hoşlandığını düşünmen için bir nedenin vardır artık, sana gülümsemiştir.

Ama sonra onula gidip konuşman gerektiği aklına gelir çünkü gidecektir birazdan, birası bittiğinde; sana baktığında heyecanlandıran gözleri kaybolacaktır, durağı geldiğinde; sen camdan gidişini seyredeceksin, parasını çektiğinde; yemek yemeğe yalnız gidecektir.

Bilirsin bunların hepsini ve bunların olmaması için, beraber bira içebilmek için onunla konuşman gerektiğini de bilirsin (türk kadınlarının sadece %2.321 i hoşlandığı bir erkekle gidip konuşuyormuş) ama işte gidemezsin kalırsın olduğun yerde sadece bakarsın, hayal edersin. ne kadar kendini ''git konuş lan ne olacak altı üstü siktiri yer oturursun ne yani, hem torunlarına anlatacağın hikayelerin olur'' şeklindeki sözlerle gaza getirmeye çalışsan da, olmaz yapamazsın ama işin ilginç tarafı niye yapamadığını sen de bilmezsin, öyle utangaç birisi değilsindir, konuşmaya başladığın zaman geveze bile sayılabilirsin ama o anda konuşamazsın, seni durduran bir şeyler vardır. hatun sana bakar, sen ona ama sonunda ikiniz de ayrı yollara gidersiniz. gözden kaybolduğunda bilirsin ki bir daha karşılaşmayacaksınız, acaba konuşsaydım nasıl olurdu diye hayal ederek gidersin yoluna.

yazı biterken Damien Rice --Rootless Tree (2007 Live) çalıyordu efenim, güle güle.

fuck you, fuck you, love you

29 Aralık 2009 Salı

erkeklerin kadınlardan daha çok tuvalette kalması üzerine

erkek canlısı kakasını yapmak üzere tuvalete gittiğinde, ortalama olarak 10 dakika 33 saniye ile 20 dakika 15 saniye arasında değişen sürelerde orada kalıyor. yaptığım gözlemlere göre ise kadın canlısı ortalama olarak 5 dakika 13 saniye tuvalette kalıyor (evet sevgili okuyucu üzgünüm ama kadınlarda kakasını yapıyor). Şimdi bu hanımefendiler bizim bu kadar uzun süre tuvalette kalmamızdan çok şikayetçiler, neymiş efendim orada ne yapıyorsunuz, işte bir insan o kadar saat niye klozette oturur, sen tuvaleti benden daha çok seviyorsun(var lan bunu diyen yalan değil) gibi laflarla kafa ütülüyorlar. Ve ben bir tuvalet bilirkişisi olarak bu durumu hanımefendilere açıklamak istiyorum.

ilk önce sıçmak erkek için önemli bir eylemdir, o an günün bütün stresini içindeki bokları attığı gibi atar, yalnız kalır, düşünür.( zaten 'türkün aklı ya sıçarken yada kaçarken çalışır cümlesi' 'türk erkeğinin aklı ya sıçarken yada kaçarken çalışır ' şeklinde değiştirilmesi gerekir) hatta içeride bizim için önemli olan bir çok sorunu çözüyor olabiliriz. sabah uyanınca tuvalete gidenler bütün günün planını yaparlar, gece gidenler bütün günün muhasebesini yaparlar. birde sigarasını yakmışsa ondan daha mutlusu yoktur, dokunmayın işte adama.

ayrıca gazete, dergi, (benim tercihim uykusuz okumaktır) deterjan kutusu, sabun kabı okumak, fayansları saymak gibi insanı rahatlatan eylemlerde bulunuyoruzdur. ve ben şimdiye kadar hiç, elinde gazete ile tuvalete giden kadın görmedim.

yani siz kadınlar tuvalette okumuyor, düşünmüyor, uykusuz sayesinde şen kahkahalar atmıyor ,stres atmıyor, tuvalete gitmeyi günün en önemli rahatlatıcı faaliyetlerinden birisi olarak görmüyorsanız, biz ne yapalım.

Yazı biterken Godspeed You Black Emperor!-- sleep çalıyordu. güle güle efenim.