26 Aralık 2014 Cuma

Işık içinde birisini taşıyabilir mi


Uyandım. Yağmur pencereye borçlusunun kapısına dayanmış alacaklı gibi vurmaya devam ediyordu. Yatak odamın karşısında, içinde: bez dolap, 4 tekerlekli 2 borulu askılık ve ‘İngilizce çalışırım, arada da makale yazarım hacı’ diyerek aldığım ama üstünde giyeceklerin durduğu bir masa bulunan bir oda var. Bu odanın camı binanın otoparkına bakıyor. Otoparkı aydınlatan beyaz ışık, sabah işe gitmek zorunda olan ama hiç istemeyen beyaz yakalı gibi, ağır ağır önce bu odaya, oradan da kapıları karşılıklı olan yatak odama süzülüyor ve odayı filmlerde gece hastanede yaralı olarak yatan karakterlerin hastane odalarına çeviriyordu.


Ben bu saatte niye uyandığımı düşünürken ışık hiç sorgulamadan işini yapamaya (gerçekten işi miydi bu, işi ise görev bilinciyle mi aydınlatıyordu odayı, yoksa o da her yansımasında küfür ediyor muydu kaderine, aldığı paranın azlığından dolay çok yakın arkadaşı sarı ışığa yakınıyor muydu acaba) devam ediyordu. Ve işin kötü tarafı, bu işkolik ışık ayağa kalktığım anda (kapıya doğru kalkarsam eğer) tam gözümün içine geliyordu. Ayağa kalkar kalkmaz gözüme gelmesin diye yatmadan önce kapıyı kapattığım da ise; oda hem çok havasız kalıyor, hem de sıcak oluyordu. Oda havasız kalmasın hem de sıcak olmasın ama o işini, yükselmek için üstüne yalakalık yapan memur gibi değil, işini sevdiği için yapan memur gibi yapan ışık, gözüme gelmesin istiyorsam camı açmam lazımdı. Ama istanbulda aralık ayında camı açıp yatan adama ‘’ooo rüşvet verdin ve faiziyle geri alacaksın galiba, böyle kombiyi köklediğine göre’’ derler, çünkü o kombiyi köklemeden camı açıp yatarsan en iyi ihtimalle inşaat kolonları için dökülen kalıplar gibi ‘kalıp halinde’ kalkarsın, en kötü ihtimalle de hasta olursun.


Ama öyle hemen korkmamak lazım, zatüre falan kolay olunmaz. Bir zamanlar kayseride yaşarken, çocukluk arkadaşım hasan vardı. Kışın karların üstünde top oynardık (maç yapmazdık, top oynardık biz), o zamanlar kışın kayseriye iyi kar yağardı, yağan kar genelde bileği geçer, bazen de dize kadar gelirdi. kayserinin o tutu, insanı boğan, sosyalleşmesini engelleyen, her genç erkek ve kadının ‘’elalem ne der’’ diye düşünmesine yol açan havasına, karın yağması iyi gelirdi, yani en azından ben o zamanlar öyle hissederdim. O zamanlar babam daha ölmemişti, belki de o yüzden; şimdi her an hissetiğim: sanki uyuşturmadan dolgu yapan diş doktoru amcanın, bir keresinde yüzüne bakıp ‘’dişçisin sen, dişçi kal’’ diye şarkı söylediğim ama bu iğrenç espriye bile küçük çocuğu mutlu etmek için gülen o naif adamın, elindeki ‘’vıızzz’’ diye dönen ucu elmas taşlarla kaplı aleti dişime değdirdiğinde vücudumda hissettiğim o acıyı hissetmiyordum.


Şimdi o acı hep benimle. Salata yapmak için dolaptan dere otu çıkardığımda ‘cııızzz’ diye geçizyor içimden mesela. o zamanlar salata da dere otu sevmezdim hiç, kokusu salatadan soğuturdu beni ama babam severdi, isterdi salatanın üstüne atılsın bir tutam ama işte baba olduğu için oğlunun sevmediğini söyeldiği şeyi almazdı evine. Ev onun da değildi gerçi, memurdu çünkü, en büyük hayali başını socak bir evi olmasıydı. Ama tek memur maaşıyla, o zamanlar kirayı bile mark olarak 1 yıllık peşin alan iki yüzlü kayserilerin olduğu bir yerde, ev alamazdı. Alamadı da emekli olana kadar, aldığı evde kayseride değildi zaten. Annem çalışmıyordu, babam isterdi çok çalışsın. İsterdi kadınlar okusun, çalışsınlar ayaklarının üstünde dursunlar. o yüzden okutumuştu bizi, biz derken beni, benden 18 yaş büyük abimi ve 19 yaş büyük ablamı kastediyorum. benden 10 yaş büyük bir abim daha varmış ama sokakta yere uzanmış tebeşirle oyun oynarken, belki büyüyünce ressam olacaktı, ona Kayserili Miro diye lakap takarlar mıydı acaba, yerde yattığını görmeyen pikap şöforü pikabını çalıştırıp geri geri giderken (cenazeleri varmış, abisinin öldüğünü söylemişler galiba) hiç görmediğim ve şoförün o anda görmediği abiminin boynun üstünden geçmiş ve oracıkta ölmüş kıvırcık saçlı abim. Bu yüzden de ablamla 19, abimle 18 yaş fark var aramda. Bu yüzden ikinci bir ismim var benim. Bu yüzden saçlarım kıvırcık, galiba. Bu yüzden durup durup düşünürüm: abim ölmeseydi ben doğacak mıydım. Sanmam. Bir ölüm üstüne doğmak, doğmanın, yaşamanın sebebinin: kıvırcık saçlı,kara gözlü, tebeşirle caddeye çizgiler çizen, bir çocuğun ölmü olması, gizli bir suçululuk hissetmeme neden oluyor galiba. Ama kayseride karların üstünde hasanla top oynarken suçluluk hissetmezdim hiç. Koşar, yuvarlanırdık ve terlerdik. Hasan da çok terlemişti ve 1 hafta sonra zaatüre olduğunu öğrenmiştik.


O zamanlar daha ercan kesal peri gazozunu yazmamıştı, yazssaydı bile okumazdım büyük ihtimalle, çünkü pek kitap okumazdım o zamanlar. Babam sürekli okumamı söylerdi, İçinde yaklaşık 200 kitap olan ve hep ödünç verip, alamadığı kitapları sebebiyle az kitap bulunduğunu söylediği bir kitaplığımız vardı. Çok iyi hatırlıyorum o kitaplığın içinden mario puzonun ‘baba’sını çektiğim anı. Daha öncede çok kitap çekmiştim ama hiç birini babayı okuduğum gibi heyecanlı okumamıştım. Ama işte hasan zatüre olduğunda öyle çok kitap okumuyordum, sonradan peri gazazunu okuduğumda hasan gibi zatüre olan çocukların başka yerlerde öldüğünü öğrenmiştim. Kaybolup karların altında kalıp ölen çocuklar, küçücük yaşta tecavüze uğrayıp sonra töre denerek öldürülen kız çocukları ve devletten korkan çekinen aileleri.


Hasan şansılıydı, ölmedi. kayseri nispeten büyük ve zengin bir şehirdi. ben zaten çok şanslıydım, babam vardı çünkü. Zatüre de olmadım hiç. Yani camı açıp yatsam da zatüre olmam galiba. Ama bütün kaslarım tutulsun da istemiyorum be okuyucu. Ama işte ışık hep gözüme gelmeye devam ediyor. Galiba ışık bıkmadan usanmadan milyonlarca yıldır yaptığını işini yapmaya devam edecek, geçecek geçebildiği her zerreciğin içinden. Ben ise kalkacağım bu yataktan ve işe gideceğim. Akşamına ise hasanla buluşup: ‘’ tamam hasan ışık işini yapmak zorunda geçecek o camdan ve gelecek gözüme ama bugün hava daha karanlıkken ve yağmur yağarken uyandığımda yatağımda uyumaya devam eden: kıvırcık saçlı, uzun harika bacaklı, ellerine siyah ama ayaklarına kırmızı oje süren (ben sevmesem de), güldüğü zaman burnuma dere otu kokusu gelen, benimle kürk mantolu madonna'da, anna karenina'da, gasset’in sevgi üstüne’sinde anlatılan sevgi, aşk var mı yok mu tartışan, o harika kadını ben babamla aynı masaya oturtup rakı içiremeyecek miyim be hasan’’ diye soracağım ona, soracağım ama hasan konuşurken ağlamadan oturabilirmiyim o masada onu bilmiyorum. Çünkü ne zaman düşünsem babamı, (yalnızsam eğer, birileri varsa utanıyorum galiba) tek yapabildiğim şey ağlamak. Belki hasanın yanında utanırım da ağlamam.

Yataktan sırtım odanın kapısına dönük şekilde kalktım ki ışık gelmesin gözüme, kafamı sola çevirdim ve kıvırcık saçları iki yastığında üstüne dağılmış, ayaklarından öpmeye başladığımda kasıklarına varmam 10 dakika süren bacaklarının arasına pikeyi alarak sol omzunun üstünde uyuyan güzelliğe bakıp gülümsedim, tuvalete gittikten sonra dönüp kırmızı ojeli ayaklarını öperek uyandırmayalım dedim kendime. Kapıya doğru döndüğümde ışık, daima yaptığı gibi ve hep yapacağı gibi aydınlatmaya devam ediyordu, gözüme geldi. Kırptım gözlerimi, buruşturdum yüzümü ve o an çok istedim, tanrı var olsun, mucizeler var olsun, babam bu ışığın içinde her gece beni ziyaret ediyor, gözümün içinden içime doluyor olsun istedim. Çok istedim, her zaman yaptığı gibi: oğlum diyerek yanığımdan öpüp sarılamıyorsa bile, o ışıkla beraber içime dolsun, onu hissedeyim istedim, çok istedim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder